Amerika' da Hayat

Batının Gurmeleri

Yıllar önce birgün evde TV kanalları arasında dolaşıyorum, TRT’ de tanıdık görüntülere denk geldim, izlemeye başladım. Gezelim Görelim’ di sanırım, yer; bizim oralar, Fethiye. Kısa sarı saçlı bayan gittiği köylerin kasabaların doğal güzelliklerini, insanını, kültürünü falan tanıtıyor. Tarihiyle ve doğasıyla Fethiye’ nin uluslararası yarışabileceğini herkes bilir (bu yüzden hayatım Fethiyeli olmanın havasını atmakla geçiyor), ama objektifliğime laf söyletmem, konu yemeğe gelince gerilerdeyiz. Kadıncağız belli ki haber salmış gidip çekim yapacağı köye, demiş yemeklerinizden örnekler getirin, sofranızı tanıtalım. Bir geldi baktı menü şunlardan ibaret: Haşlanmış mısır, gözleme, zeytin (evet, zeytin!). “Aa bu mu ayol Fethiye’ nin yemekleri?” dediğini hatırlıyorum hayal meyal. Özellikle Türkiye’ nin doğusuyla kıyaslandığında, batının (küçük şehirlerinin) yemek kültürü biraz zayıf sanırım. Peki ya Türkiye, ülke olarak yemek konusunda nerede?

Eve arkadaşlarımı çağırmaya ve onlara Akdeniz – Türk mutfağından yemekler yapmaya bayılan biriyim ama yine objektifliğim tutacak, birçok konuda olduğu gibi mutfakta da tutucuyuz. Türkiye’ de orta direk bir ailenin  “hadi bu akşam Çin yemeği yiyelim” dediği ne sıklıkta duyulan birşey? Suşinin bir silindiri Türkiye’ de kaç para? Takonun, tamalenin adını duymamış kaç üniversiteli Türk genci vardır sizce? Türkiye’ de yemek, annelerin evde yaptığı sulu birşeydir, olur da dışarı çıkılırsa da (ki resmi mutlaka Facebook’ a konulur) kebap ve türevleridir. Avrupa ya da Amerika gibi farklı milletten olanların bir arada yaşadığı yerlerde ise ‘bu akşam hangi mutfaktan yiyelim?’ ev ahalisinin en doğal sorusudur.

Ve San Franciscolular.. Onların farklı mutfakları tatma merakının inanılmaz boyutunu bu yazının kitlesi Türkler’ e nasıl aktarabilirim bilmiyorum.  Kaliteli yemeye ve içmeye bu kadar düşkün başka insan topluluğu var mı acaba dünyada.. New York’ ta ve Londra’ daki restoranlardan, büyük şehir insanının “iyi yemek” e olan ilgisini anlamak mümkün. Ama San Franscisco’ lular apayrı bir vaka. Saatlerce içtiği şaraptan bahseder, yediği yemeği anlatır. İlla ki yemek turlarına, aşçılık derslerine katılır. Her pazartesi sabahı iş arkadaşlarına şehirde açılmış yeni bir restorandaki deneyimlerini aktarır. Açıkta kalma korkusundan haftalar öncesinden istediği restoranda yer ayırtır. Üzerine kahve dökülünce hızlıca almak zorunda olduğu kaliteli gömleğe 40 Dolar vermeye  içi giden bir San Franciscolu, ünlü olduğunu duyduğu bir aşçının yaptığı yemeği tatmaya 100-150 Doları gönül rahatlığıyla verir.

Yemek benim içinse alt tarafı günlük enerjimi karşılamam için yapmak zorunda olduğum, fazla varyasyona kaçmadığım, diş fırçalamak gibi rutin bir aktiviteydi. Özel günler dışında, yapmaya ve yemeye minimum zaman harcadığımda kara geçtiğimi düşünüyordum.  Şimdi San Francisco Bölgesi’ nde 1. yılımızı doldurduk, burada hepsi bir birinden foodie (gurme) yeni onlarca Türk arkadaş edindik, restoran kuyruklarında birlikte saatlerce bekledik. Sanırım biz de “Kaliteli olmayan yemek yiyince psikolojisi bozulan San Franciscolu” olma noktasına doğru ilerliyoruz. Neyse ki bu bölgede, kendini güzel yemeğe olduğu kadar spor aktivitelerine de boğduğun için (bir başka yazının konusu), kütlede henüz bir sıkıntı yok 🙂

2 Comments

  1. Harika bir yazı.

    “Anadolu Mutfağı” kısmen Balkanlardan, kısmen Anadolu’nun özünden ve kısmen Karadeniz’den beslenen (Kafkasya’nın uzantısı) çeşit olarak zengin bir mutfaktır. Ama çağdaş yöntemlerle geliştirmeye ve tanıtmaya muhtaçtır. Bu eksiklikleri nedeniyle Eski Dünya’da sadece ‘kebap’ bilinir. Yeni Dünya’da tanıtım sizlere kalıyor.

    • Uzakbati says:

      Tesekkurler. Evet, ne yazik ki Turkiye’ de de, disarida da pazarlamasini hakkini vererek yapamiyoruz. Halbuki millet olarak iyi oldugumuz nadir konulardan biri.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*